top of page

Şehadeti ve Kabrinin Bulunması

Bir rüya ile başlayan keşif, beş asır sonra bir türbeyi ve bir şehrin manevi hafızasını yeniden gün yüzüne çıkardı.

3 minyatür_edited.png

Hicrî 425 / Miladî 1033 yılında şehit olan Harakānî, 11. yüzyılın ilk yarısında Kars bölgesinde meydana gelen askerî çatışmalara katılmış ve Kars'ın doğusunda yer alan Yahniler Dağı civarında şehit düşmüştür. Sem'ani'nin El-Ensâb eserinde de şehadet tarihi: "Şeyh Ebu'l-Hasan el-Harakani 425/1033 yılı Aşurenin denk geldiği Salı günü (11 Aralık 1033) vefat etti. Vefat ettiği gün 73 yaşındaydı" ifadeleriyle belirtilmiştir. [8: Kantarcı, Şenol, Nûru'l-'Ulûm, Ankara: Ebû'l Hasan Harakānî Derneği Yayınları, s.14.]

Zamanın çehresini değiştirecek ve Kars için tarihi mânâda dönüm noktası mesabesinde olacak olan hâdiselerin temeli; Osmanlı Devleti'nin doğu hududunda yeni bir diriliş zihniyeti girişimleriyle atılacaktı. İran'da Safevî hükümdarı Şah Tahmasb'ın 1574 yılında ağır hastalanmasıyla başlayan iç karışıklıklar; 1576'da vefatı üzerine taht kavgalarıyla derinleşmiş, bölge adeta bir belirsizlik girdabına sürüklenmişti. Bu gelişmelerden haberdar olan Osmanlı yönetimi, doğudaki siyasi boşluğu bir fırsat olarak değerlendirerek harekete geçti.

Erzurum ve Van beylerbeylerinin raporları doğrultusunda, Osmanlı Padişahı III. Murad tarafından Serdar-ı Ekrem olarak görevlendirilen Lala Mustafa Paşa, 5 Nisan 1578'de sefere koyuldu. Erzurum'da teşkil edilen büyük divanda Osmanlı'nın stratejik hedefleri belirlendi: Tiflis, Dağıstan ve Şirvan. Lala Mustafa Paşa, kısa sürede bu bölgeleri Osmanlı sancağı altına alarak kışı geçirmek üzere yeniden Erzurum'a döndü.

İşte tam da bu dönemde; Osmanlı idaresi, Doğu Anadolu'daki stratejik ve askerî varlığını tahkim etmek amacıyla kadim bir kaleye, Kars Kalesi'ne yöneldi.

Aslen M.Ö. 8. yüzyılda Urartular tarafından inşa edilen bu kale, Saltukoğulları'nın eline geçtikten sonra zamanla harap hale gelmişti. Lakin devlet aklı bu mühim noktada, yeni bir merkez yeni bir eyalet yapısının çekirdeğini görmüş ve vakit kaybetmeden harekete geçmiştir. 30 Aralık 1578 tarihli hükümle, harâbe halindeki kalenin baharla birlikte yeniden inşa edilmesi için Erzurum'daki Lala Mustafa Paşa'dan hazırlıklara başlaması istenmiştir. Devlet, sadece emirle yetinmemiş; kalenin inşası için yirmi yük, yani iki milyon akçe tahsis etmiş, yeniçerilere çuha [9: Ed. N.: Çuha: Yünden dokunmuş, tüysüz, ince ve sık düz kumaş.] ve mevâcip [10: Ed. N.: Mevacip: Osmanlı öncesi Türk devletlerinde de rastlanan bu terim, Osmanlı maliye düzeninde yeniçerilere üçer aylık periyotlarla, 'masar, recec, reşen' isimleri altında yılda dört defa tören eşliğinde ödenen maaş veya ulûfe anlamında kullanılmıştır.] göndererek ordunun ihtiyacını da göz ardı etmemiştir.

Serdar Paşa; Anadolu'nun dört bir yanına mektuplar göndererek usta, mühendis ve inşaat işçisi talebinde bulunmuştur. 10 Şubat 1579 tarihinde Diyarbakır, Halep ve Rum beylerbeyliğine; 14 Şubat'ta ise Tokat kadısına yazılan hükümle, ustaların güvenle gönderilmesi ve her biri için kefil alınması talep edilmiştir. Tokat, Sivas, Amasya, Ankara, Trabzon, Malatya, Kayseri, Sinop gibi birçok sancaktan toplam 1055 mahir usta, gerekli alet ve zahireleriyle birlikte Kars'a sevk edilmiştir.

Büyük bir kararlılıkla sürdürülen bu hazırlıklar sonucunda, 27 Temmuz 1579'da, Kars Kalesi'nin inşası fiilen başlamıştır. Her biri farklı beylerbeylerinin sorumluluğuna verilen yedi burç ve tamir edilen sur kapıları, Osmanlı'nın mimarî dehasını ve askerî disiplinini yansıtan örnekler olarak yükselmeye başlamıştır. Serdar Lala Mustafa Paşa da bu gayretin bir parçası olmuş, inşaatta bizzat taş ve toprak taşıyarak asker ve ustalara örnek olmuştur. Yeni kale, 5 kilometrelik bir alanı kuşatan sağlam surlarla çevrilmiş, içindeki yapılar ise sadece birer savunma unsuru değil, aynı zamanda Osmanlı medeniyetinin izlerini taşıyan mimarî eserler hâline gelmiştir. Bugünkü Beylerbeyi Sarayı restore edilerek kale içindeki yönetim merkezi olarak ihya edilmiş; dış kalede Padişah III. Murad adına, iç kalede ise Lala Mustafa Paşa ve bazı beylerbeyleri adına camiler inşa edilmiştir.

İnşa faaliyetleri sırasında gerçekleşen en anlamlı keşif ise, Harakānî Hazretleri'nin kabri şerifinin bulunması olmuştur. Paşa'nın resmî yazışmalarını yazmakla görevli olarak, sefer esnasındaki tüm olayları olduğu gibi kaleme almakla sorumlu kişisi, münşî'si, olan Gelibolulu Mustafa Ali Efendi Künhü'l Ahbâr adlı eserinde Hz. Harakānî'nin kabrinin bulunması hâdisesini şu ifadelerle aktarmaktadır:

"Ve kal'a-i mezbûr itmâma karîb olduğu halde bir sırrı acîb zâhir oldu ki, bölük hal-kından bir ehl-i sülûke rüyasında ve serâyir âlemi temâşâsında bir Pîr-i Nurânî gelib, bana Ebu'l-Hasan el-Harakânî dirler mer-kadüm bu mahaldedür. Ve alâmeti ayağum ucunda bir câh vardır diyü gösterüb ta'mîr olınmasına işâret kılmagıla merd-i hâb-nâk-ı bî-dâr olduğu gibi serdâr cenâbına vâkı'asını i'lâm idüb kezâlik bu vâkı'a sırrına mahrem nice sâlik-i muhterem dahi gelüb mâvâkı'ayı ifhâm itmeleri ol mahall ta'mîr olunub ve didükleri câh aynı ile bulunub bir latîf ziyâret-gâh peydâ oldu ki, derâhim ü dînâr yağmur gibi yağmağa başladı ve Bostan-ı Rahmet-i Rahmân gülistân-ı cihân gibi şâdâb olub tarâvet buldu..." [11: Mustafa Ali Efendi, "Künhü'l-Ahbâr", 515b.]

Bu metnin günümüz Türkçesi:

"Ve adı geçen kale tamamlanmak üzereyken, garip bir sır ortaya çıktı ki, bölük halkından bir tasavvuf ehli, rüyasında ve manevî âlemleri seyrettiği bir hâlde, nurlu bir pirin geldiğini gördü. Bu zat, 'Bana Ebû'l-Hasan el-Harakānî derler, türbem bu mahaldedir.' dedi. Ve bir alâmet olarak da: 'Ayağımın ucunda bir yer vardır' diyerek o yeri gösterdi ve oranın tamir edilmesi gerektiğine işaret etti. Rüyasında bu hali gören kişi uyanır uyanmaz durumu kumandan beye (serdara) bildirince, bu olayın sırrına başka bazı saygıdeğer sâlikler de vâkıf olup gelip o yeri tarif ettiler. Böylece o yer tamir edildi ve gösterilen mekân tam da anlatıldığı şekilde bulundu. Sonunda latif (hoş, güzel) bir ziyaretgâh (ziyaret yeri) ortaya çıktı. Derken oraya dirhem ve dinar adeta yağmur gibi yağmaya başladı. Ve Rahmân'ın rahmet bahçesi, dünya gülistanı gibi yeşerip güzelleşti…"

Bu keşiften sonra Lala Mustafa Paşa, kalenin içine var olan Seyyid Ebû'l Hasan Harakānî Zâviyesi Vakfiyesinin hizmetlerinin yeniden canlandırılması ve hayata geçirilmesi üzere, bulunan sandukasının üzerine bir kubbe ve yanına da Sultân-ı Murad-ı Sâlis camiyi yaptırmıştır.

Yine Gelibolulu Mustafa Ali'nin kaleme aldığı Nusretnâme adlı eserde, 1579 yılında Kars Kalesi onarımı gerçekleşirken Hz. Harakānî'nin kabrinin bulunmasını tasvir eden minyatür yer almaktadır. 

bottom of page